Böyle, ne bileyim. Boğazından kalbine doğru, kalbini ıskalayıp midene yönelip orda bir süre oyalanıp, kasıklarından çıkan bir ağrı. Tam da gece saat bir suları. Az önce gülmüştük, dedirtiyor insana. Şimdi niye ağlıyoruz, daha az önce gülmüştük.
Aldatılmak gibi değil çünkü boğazında kalmıyor. Terkedilmek hiç değil çünkü kalbini ıskalıyor. Kalıcı da değil bu ağrı kasıklarından çıkıyor.
Bu kez, kandırılmışsın.
Hani çocuklukta şakacıktan yapılan bir şey de değil ki bu. Bu kez harbi harbi kandırılmışsın. Durup düşününce ciddiye alınacak gibi ama kapatınca gözlerini kurtulacak gibisin.
Ben de sana, görüşmesek mi? Diyecektim. Sonra baktım ki her şeyimizi hazır etmiş beni bekliyorsun. Ama eş zamanlı olarak da incitiyorsun. Kıyamadım, güldüm.
Şimdi tekrar düşününce acaba diyorum,
Görüşmesek mi? -k
28 Temmuz 2014 Pazartesi
19 Temmuz 2014 Cumartesi
Bir takım elbise, üzerine çok yakışmış.
Bir hikâye, kurgusunda İstanbul'u unutmuş.
Bir şiir gibi gözlerin ama yarıya kadar okunmuş.
Bir Cuma akşama kadar beklenmiş.
O adam gelmemiş.
Dudakları çizilmiş gibi, hafif tebessüm kondurulmuş.
Bu adam incitmez beni, Pazarları.
Öper ve gülümser.
Gözlerinin içinden doğru.
Hem bu adam sarı.
Güneşten almış ellerini, sıcacık.
Öpülür bu ellerle ellerimin dansı.
Kısılır sonra sesler, uzar bakışlar.
Bu anlamsız konuşmalar niye?
Biz sussak bir şehir yıkarız,
Avaz avaz bağırmalar kime?
Inim inim inlemeler niye Perşembeleri, terkedilişimin üzerine.
Oysa bir "istemiyorum" kondurup sol omzuma, öldürmüştün beni.
Ne de üzülmüştüm o Perşembe.
Şimdiyse o perşembeye üzülüyorum.
Ne de yürekli bilirdim seni.
Yüreğinin dışı göğsün. Elimi koyunca artık benim de göğsüm.
Tam karşısında göğüslerim.
Sarılsan, bunu gören şiir yazar.
Senli oda da milyonlarca ben var. Parça parçayım karşında.
En yorgun benim, dizlerimin üstünde.
En koyu karanlık bu.
Elimin altındaki tense çok tanıdık.
Bu adam sanki kırk yıldır bana yanık.
Nasıl çırpınır kalbi yerinden çıkıpta,
Beni öpmek için.
Bu beden çok tanıdık.
Bana hafızamdaki şiirleri unutturan bu adam
Tam bir aşık.
Tanrım, bu nasıl bir yanlış. Yanılış.
Sırtı da güneşten bu adamın, sarı sarı. Benimse her yerim siyaha yakın.
Ya açarsa içimi,
Ya beğenmezse beni.
Delireceğim diyemediğim için direniyorum.
Ya da kapatıp gözlerimi,
Kafasını bütün siyahlığıma gömeceğim.
Korkarım da şimdi, ya gülme alırsa beni.
Ya içimin hoplayışlarını duyarsa.
Ya o uçurumsa ve benim bileklerim yeterince zayıfsa. Anlatamadan, aldanırsam.
İçime bir ürperme geldi Haziran sonu.
Salonda bir duvar saati, arkamızda da cam vardı.
Gün, Pazar.
Güneş tam karşımda. Gülümsüyor.
İçim ağlıyor.
Bebek mi?
Eğil,
Sadece öpeceğim.-t
Bir hikâye, kurgusunda İstanbul'u unutmuş.
Bir şiir gibi gözlerin ama yarıya kadar okunmuş.
Bir Cuma akşama kadar beklenmiş.
O adam gelmemiş.
Dudakları çizilmiş gibi, hafif tebessüm kondurulmuş.
Bu adam incitmez beni, Pazarları.
Öper ve gülümser.
Gözlerinin içinden doğru.
Hem bu adam sarı.
Güneşten almış ellerini, sıcacık.
Öpülür bu ellerle ellerimin dansı.
Kısılır sonra sesler, uzar bakışlar.
Bu anlamsız konuşmalar niye?
Biz sussak bir şehir yıkarız,
Avaz avaz bağırmalar kime?
Inim inim inlemeler niye Perşembeleri, terkedilişimin üzerine.
Oysa bir "istemiyorum" kondurup sol omzuma, öldürmüştün beni.
Ne de üzülmüştüm o Perşembe.
Şimdiyse o perşembeye üzülüyorum.
Ne de yürekli bilirdim seni.
Yüreğinin dışı göğsün. Elimi koyunca artık benim de göğsüm.
Tam karşısında göğüslerim.
Sarılsan, bunu gören şiir yazar.
Senli oda da milyonlarca ben var. Parça parçayım karşında.
En yorgun benim, dizlerimin üstünde.
En koyu karanlık bu.
Elimin altındaki tense çok tanıdık.
Bu adam sanki kırk yıldır bana yanık.
Nasıl çırpınır kalbi yerinden çıkıpta,
Beni öpmek için.
Bu beden çok tanıdık.
Bana hafızamdaki şiirleri unutturan bu adam
Tam bir aşık.
Tanrım, bu nasıl bir yanlış. Yanılış.
Sırtı da güneşten bu adamın, sarı sarı. Benimse her yerim siyaha yakın.
Ya açarsa içimi,
Ya beğenmezse beni.
Delireceğim diyemediğim için direniyorum.
Ya da kapatıp gözlerimi,
Kafasını bütün siyahlığıma gömeceğim.
Korkarım da şimdi, ya gülme alırsa beni.
Ya içimin hoplayışlarını duyarsa.
Ya o uçurumsa ve benim bileklerim yeterince zayıfsa. Anlatamadan, aldanırsam.
İçime bir ürperme geldi Haziran sonu.
Salonda bir duvar saati, arkamızda da cam vardı.
Gün, Pazar.
Güneş tam karşımda. Gülümsüyor.
İçim ağlıyor.
Bebek mi?
Eğil,
Sadece öpeceğim.-t
13 Temmuz 2014 Pazar
Ilk kez başıma gelmiyor. Her pazar sabahı bir nebze ölümü arzulayarak uyanıyorum. Bunu sokağa çıkma hali yahut çıkılan sokakta bir araba kazası sürdürüyor. Bu kadar kaçma isteği bir bedende kusursuzca dans eder mi derseniz, hiç sözümü kesmeyin. Çünkü nefretle bakılan üç beş bakış asla geri alınamaz. Bu yüzden kimseye nefretle bakmak istemem. Ama ne zaman kaçışa bir dur dense, ne zaman bir duruşa kaçmak önerilse üç beş pis bakış içime işliyor. Yorgunum diyorum ya, kimse soluklanmıyor. Kimsede soluklanamıyorum. Başka bir şey bu. Annesini tanıması gibi bebeğin yahut ilk görüşte kanı kaynaması gibi insanın. Buna benzettiğimde daha kolay anlaşılıyor, neden kimsede dinlenemiyor oluşum.
Yorgunum.
Kaçıyorum ama hep kimseye.
Onu öpmüşsün,
Ölümü arzuladığım o
Sabah.
Yorgunum.
Kaçıyorum ama hep kimseye.
Onu öpmüşsün,
Ölümü arzuladığım o
Sabah.
4 Temmuz 2014 Cuma
Yaklaş, sana insanlara güvenmeye başladığın anda nasıl teker teker dağıldıklarını anlatacağım. Iyice yaklaş sevgilim, bu kez dudaklarına yapışmayacağım. Çünkü artık benden değilsin sen, bu kez gerçekten günahsın bana. Ama böylece Tanrı inancımı da güçlendiriyorsun. Yaklaş işte.
Öyle bir mesafeye gel ki, hatırla beni. Canın çeksin, nimet gibi. Ne zaman birini nimet saysan, öpüp başına koysan ve sonra yine öpsen... Her neyse işte, böyle anlarda onlar giderler. Zor değil anlamak,
Gözünün nemine,
Dudağının kıvrımına,
Burnundaki sızıya aldırış ettiklerini görmedim ben. Sen de göremeyeceksin. Daha da beteri bundan sonra seslerini de duyamayacaksın. Ama iyi şeyler de var. Mesela son bakışı unutmayacaksın.
Daha da yaklaş çünkü artık fısıldayarak anlatacağım.
Yanına yaklaşmış, elini tutmuyor. Ama sen belini kavrayabileceğini bile hesaba kattığın için pantolonunun belini hafif aşağı indirmiştin. Onun öpeceğini düşünüp dayanamamış ve rujunu da silmiştin. Onun göğsüne kafanı gömdüğünde makyajın gömleğine bulaşmasın diye yüzüne de bir şey sürmemiştin. Tam boynuna parfümünü de sıkıp, içine çekilmeye hazır etmiştin kendini. O kadar mükemmeli oynuyordun ki sigara da içmedin. Yine de sıvı sabunla iyice yıkadın sigara tuttuğun parmaklarını. Asla krem sürmedin. Sevişme ihtimalini yani milyonda birini bile kullandın ve iç çamaşırlarını da yeni değiştirdin. Merak etme, iki kez dişlerini fırçaladın ve kahkaha atmaya hazırdın.
Işte karşında. Ilk bakışında seni baştan aşağı süzüyor. Endişelenmek istemiyorsun ama tekrar düşününce o bakışın son kez "sevgi dolu ilk bakış" olduğunu anlıyorsun. Kahkahalar şahane ama el tutmak bile yok. Olsun, sen kusursuz geldin. El sürülmemiş olarak geri döneceksin. Geri dönüşünün hesabını yaparken onun bir daha asla geri dönmeyeceğini de içinden geçirdin ama asla belli etmedin.
Dur, bu ilk sapak.
Ilk sapakta terkediliyorsun.
Hafif nemleniyor gözlerin. Boşver, ağla. Zaten akacak bir makyajın, kaybedecek bir adamın dahi yok. Ama gülüyorsun. Kaybettin işte. Beceremedin. Oysa kimse gitmek için gelmez. Ileride bir bank var. Dizlerime uzanır mısın? Benim eteğimde deniz vardı ama sen dizlerime yatmadın. Şimdi gidebilirsin. Kimse gitmek için gelmez ama,
Nasıl seviyorum.
Artık gelme.
Gelmezsin ya zaten.
Ama gitme.
Öyle bir mesafeye gel ki, hatırla beni. Canın çeksin, nimet gibi. Ne zaman birini nimet saysan, öpüp başına koysan ve sonra yine öpsen... Her neyse işte, böyle anlarda onlar giderler. Zor değil anlamak,
Gözünün nemine,
Dudağının kıvrımına,
Burnundaki sızıya aldırış ettiklerini görmedim ben. Sen de göremeyeceksin. Daha da beteri bundan sonra seslerini de duyamayacaksın. Ama iyi şeyler de var. Mesela son bakışı unutmayacaksın.
Daha da yaklaş çünkü artık fısıldayarak anlatacağım.
Yanına yaklaşmış, elini tutmuyor. Ama sen belini kavrayabileceğini bile hesaba kattığın için pantolonunun belini hafif aşağı indirmiştin. Onun öpeceğini düşünüp dayanamamış ve rujunu da silmiştin. Onun göğsüne kafanı gömdüğünde makyajın gömleğine bulaşmasın diye yüzüne de bir şey sürmemiştin. Tam boynuna parfümünü de sıkıp, içine çekilmeye hazır etmiştin kendini. O kadar mükemmeli oynuyordun ki sigara da içmedin. Yine de sıvı sabunla iyice yıkadın sigara tuttuğun parmaklarını. Asla krem sürmedin. Sevişme ihtimalini yani milyonda birini bile kullandın ve iç çamaşırlarını da yeni değiştirdin. Merak etme, iki kez dişlerini fırçaladın ve kahkaha atmaya hazırdın.
Işte karşında. Ilk bakışında seni baştan aşağı süzüyor. Endişelenmek istemiyorsun ama tekrar düşününce o bakışın son kez "sevgi dolu ilk bakış" olduğunu anlıyorsun. Kahkahalar şahane ama el tutmak bile yok. Olsun, sen kusursuz geldin. El sürülmemiş olarak geri döneceksin. Geri dönüşünün hesabını yaparken onun bir daha asla geri dönmeyeceğini de içinden geçirdin ama asla belli etmedin.
Dur, bu ilk sapak.
Ilk sapakta terkediliyorsun.
Hafif nemleniyor gözlerin. Boşver, ağla. Zaten akacak bir makyajın, kaybedecek bir adamın dahi yok. Ama gülüyorsun. Kaybettin işte. Beceremedin. Oysa kimse gitmek için gelmez. Ileride bir bank var. Dizlerime uzanır mısın? Benim eteğimde deniz vardı ama sen dizlerime yatmadın. Şimdi gidebilirsin. Kimse gitmek için gelmez ama,
Nasıl seviyorum.
Artık gelme.
Gelmezsin ya zaten.
Ama gitme.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)