29 Mart 2015 Pazar

Mat

     Kaçımız evden çıkarken geri döneceği anı düşünür? Ya da kaçımız yolda giderken geri geri atar adımlarını? Belki bir kaçımız ama ben bu bir kaçın içinde kendime yer vermiyorum. Peki kaçımız kadere inanır? Kaçımız önündeki o kader çizgisini görüp de vazgeçebilir? Bu akşama kadar benim için bu sorunun cevabı, ben yapamam olurdu. Ben kader deyip kestirip atamam olurdu. Ama yanılıyormuşum.
     Iki kişilik masaya tek kişi oturduk bu akşam. Biri diğerinin içine girmişti sanki ya da direk biri diğerinin içine kaçmıştı. Iki kahve söyledik ama sadece birimiz o kahveyi gerçekten içti ve sadece birimiz fincanını açmadan önce iki dilek arasında kararsız kaldı. Diğeri elleriyle saçlarını tarıyordu ve bu nasıl bi doğallıktı tahmin edemezsiniz. Ikincisini diledim. Her zaman dilediğimden farklısını, hep istediğimden haricini, olmayacak olanı diledim. Dileğin kabul olacak, dedi. İnandım desem yalan söylemiş olurum. Biraz daha kalkmazsam asıl dileğim de kabul olmayacak dedim ve tam üç kez kalkmaya yeltendim. Zaten girişte de ayaklarım geri geri gidiyordu. Dur dedi, kahvelerimiz ne olacak? O an anladım masada elleriyle saçlarını tarayan kızda benim şimdiye kadar hayal ettiklerimden başka bambaşka bir şey vardı ve bu şey benim hayal ettiğimden çok daha güzeldi.
     İçimden geçirdiğim diğer dileğimi duymuştu, size yemin ederim ki biliyordu ve bırak olmasın, dedi. Olmasın boşver. Olmasın derken olmayacağından o kadar emindi ki... Oysa ben olmayacağına inanacağıma kaderi hiçe sayardım ve öyle de yaptım.
     O büyülü bardaktan ve elleriyle saçlarını tarayan kızdan bi güç beni ayırdı. İşte ben buna kader diyorum. Siz ne derseniz deyin ama ilahi bir güçtü. Koşar adımla çıktım ve dilediğim o şeye yöneldim. Girişte her şey olağandı, bıraktığım gibi. O ev, o oda, o karşımızdaki duvarda duran saat, arkamızdaki pencere hatta pencereden gelen güneş... Pardon, hava kararmıştı. Girdiğim yer de bir ev değildi. Tamam diğer herkes orda. En uzağı göremeyen gözlerimle ona doğru baktım ve kader bana gülümsedi.
     Bi an hesabı öderken yanlış yöne gittiğim ve orda kaybettiğim bir dakika, yolda giderken konuştuğum ve orda kaybettiğim yarım dakika ve ve en başta kadere inanmayarak kaybettiğim bir saat geldi aklıma. Ulaşana kadar senin elindedir ulaşınca senden çıkar. Tutamazsın, uçar gider. Yoktu. O an anladım hiç olmadığını. O benim kaderim olsaydı bir saniye bile gitmeyi düşünmezdi oysa çoktan yol almıştı. Ben son kozumu oynadım ve mat koca bir yalan oldu.
     Birer bardak çay, birde yaşanmışlıklar. Artık iki kişiydik. Tek kişiyken zar zor gördüğümüz şeyi iki kişiyken daha net görüyordum artık. Haklıydı, ilk dileğim değil belki ama diğeri kabul olacaktı.
     Eve doğru giderken karşıma üç merdiven çıktı. Ilki koşulların acımasızlığı, onu kabullendim. Ikincisi sevgisizlik, ona en baştan alışığım. Üçüncüsü ise bazen son kozumuzun kaderin elinde oluşu. Onu da çıktım ve eşikte kaderim olmayanı bırakıp eve girdim.

15 Ağustos 2014 Cuma

Hoşça yaşa.

Şimdi karşımda bir izmarit kutusu, onlarca yanlışla birlikte bunu bana yazıyorum. Çünkü biraz daha susarsam asla konuşamayacağım. Biraz da yutarsam bir daha asla kusamayacağım. Beni bağışlayın çünkü çok acıdım ve biraz daha tahammüle yüreğim dayanmaz. Artık yokum. Artık acılar da yok. Hoşça yaşayın.

Çok değil, bir yılımdı. Bir yıl önce aynı günlerde adını ilk zikrettiğimde içimde kanat çırpan bir şeylere rastlamak güçtü çünkü ziyadesiyle yaralıydım. Kimilerine göre de bana en iyi umut, sendin. En çok bu yüzden ben seni sevdim. Şimdi öyle değil ama içim uçurum. Alabildiğine boşluk, hiç sevgiyle yanıp tutuşuyorum. Ne söylense dolmuyor, dokunmuyor.
Ekim; adına adımı kattıklarında, yanına yanımı koyduklarında, kusursuz göz temasları, ilk öptüğümde seni, ilk güldüğünde, ilk gündü hemde, dilinden biraz boğun çıkan o harfle birlikte, alfabedeki 29 harften en güzellerini seçerek, yanımda, doğum günümde ya da ertesi günde ama en fazla 29 gün, hatta o kadar bile etmedi aşkımız ama güzeldi be ve güzel sevdi bir yanımız.
Kasım; ayrılık Aralığı. O zamanlar çok yanmadım çünkü biliyordum ki sana yazdığım da boşunaydı yandığımda. Güldüğüm de boşunaydı ağladığım da. Sonra zaten hiçbir hissimi senin için tüketmedim. Aylarca gözgöze geldik dar merdivenlerin orta yollarında. Bulamadık diye bir orta yol yorulmadık da. Bu kadardı benim için. Dipdibe geldik bazen, senin için ayırdığım sinema biletlerinde. Sonra hepsi parça parça olup içime döküldü.
Haziran; güneşli günler. Mutlu bir gençlik değil ama hâlâ herkes umutlu. Dile kolay be, dilini dilime değdirmek gibi saçma hisler. Dile kolay da tene kolay mı sandın. Böyle günlerde hafta sonlarını zor eder, eline değerdim.
Sigarayı bırakıp, sana başlamıştım.*
Biz daha önce hiç senle sigara içmedik, dimi? Yeni farkettim de yine çok eksik yaşamışız. Bu kez de tamamlayamamışız. Oysa bizim birlikte paylaşacağımız acı tatlarımız da olmalıydı, olmadı.
Geçen sene o günlerden bu sene bugünlere. Aynı ben değilim, aynı sen değilsin. Çok değiştik, en az birbirimiz kadar. Çok denedik belki direndik. Derindi son günlerde hislerim. Sana değebilmeyi, beni hissetmeni diledim. Severdik yavaş yavaş ama sevişemezdik. Hep bi yanımız eksikti şimdi tamamen bittik. Bu kez acıydı veya en acısı buydu.

Güzeldi be canından öptüğüm, güzeldi. Ne aşktı ne sevgi, ne yendim ne yenildim. 
Güzeldi ve bunun için bile bütün öptüğüme, bütün geçmelerine içimin, bütün tek kişilik yataklarda okşamalarına saç diplerime kadar, yanmasına içimin, yanılmasına kalbimin, ateş almasına kasıklarımın, utanmama bileklerime kadar, bundan korkan gözlerimin kapanmasına, kızdığıma, kırdığıma, kırıldığıma, ağladığıma ve yine ağladığıma... Bütün hepsine hepsine. Hepsi senle.
Güzeldi be, Perşembe ikindim.
Hem şiirde yazmıştım sana.
Sayfa sayfa değildi belki ama derindi.
Diğer yarısıydın sen hayatımın. Güzel kısmıydın. Hoş vaktiydin. Son sarılmamı hatırlıyor musun? Nasılda belliydi son olduğu. Sana, bırakamıyorum demelerimi hatırlıyor musun? Benim hala kulaklarımda çınlıyor, nefes alışverişlerin.
Şimdi dipsiz bir kuyuyum, dibimde sigaram. Yanlıştı dedirtiyor bana, sigaram. Şimdi içim bir boşluk, kim dokunsa hissizim, kim gelse geldiği yerde kalıyor. Yalnız değilim, öyle çok da yanmadı canım. Biraz acıdım ve merhemi bile yadırgadım.
Sanma ki öleceğim
Sadece biraz, sürüneceğim.
Ben sorun değilim de
Dokunduğun yerlere
Yorganlar örteceğim.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Bir özlem ki, Perşembe ikindisinde.
Bir ucu kırık şiir şimdi gülüşün.
Zaten kime şiir yazsam
Beni sevmiyor.
Bir yorgun şarkı şimdi adın.
Zaten sesim de
Hiçbir şarkıya yetmiyor.
Bir ürkeklik var gülüşünde,
Seni öpmeyeli yıl olacak gibi.
Oysa bir Perşembe ikindisi,
Her uzvun ellerimdeydi.
Birkaç eski anıya kavuşmak gibi şimdi,
Sana sarılmak
Hem de
Perşembe ikindisinde.
Adını mırındanmak gibi yahut
Bir maziye meze olmak veyahut.
Mesela ya sevdiğim,
Mesela en güzel şiir adındır,
Perşembe ikindisinde.

28 Temmuz 2014 Pazartesi

     Böyle, ne bileyim. Boğazından kalbine doğru, kalbini ıskalayıp midene yönelip orda bir süre oyalanıp, kasıklarından çıkan bir ağrı. Tam da gece saat bir suları. Az önce gülmüştük, dedirtiyor insana. Şimdi niye ağlıyoruz, daha az önce gülmüştük.
     Aldatılmak gibi değil çünkü boğazında kalmıyor. Terkedilmek hiç değil çünkü kalbini ıskalıyor. Kalıcı da değil bu ağrı kasıklarından çıkıyor.
     Bu kez, kandırılmışsın.
     Hani çocuklukta şakacıktan yapılan bir şey de değil ki bu. Bu kez harbi harbi kandırılmışsın. Durup düşününce ciddiye alınacak gibi ama kapatınca gözlerini kurtulacak gibisin.
     Ben de sana, görüşmesek mi? Diyecektim. Sonra baktım ki her şeyimizi hazır etmiş beni bekliyorsun. Ama eş zamanlı olarak da incitiyorsun. Kıyamadım, güldüm.
     Şimdi tekrar düşününce acaba diyorum,
                           
                                  Görüşmesek mi? -k

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Bir takım elbise, üzerine çok yakışmış.
Bir hikâye, kurgusunda İstanbul'u unutmuş.
Bir şiir gibi gözlerin ama yarıya kadar okunmuş.
Bir Cuma akşama kadar beklenmiş.
O adam gelmemiş.
Dudakları çizilmiş gibi, hafif tebessüm kondurulmuş.
Bu adam incitmez beni, Pazarları.
Öper ve gülümser.
Gözlerinin içinden doğru.
Hem bu adam sarı.
Güneşten almış ellerini, sıcacık.
Öpülür bu ellerle ellerimin dansı.
Kısılır sonra sesler, uzar bakışlar.
Bu anlamsız konuşmalar niye?
Biz sussak bir şehir yıkarız,
Avaz avaz bağırmalar kime?
Inim inim inlemeler niye Perşembeleri, terkedilişimin üzerine.
Oysa bir "istemiyorum" kondurup sol omzuma, öldürmüştün beni.
Ne de üzülmüştüm o Perşembe.
Şimdiyse o perşembeye üzülüyorum.
Ne de yürekli bilirdim seni.
Yüreğinin dışı göğsün. Elimi koyunca artık benim de göğsüm.
Tam karşısında göğüslerim.
Sarılsan, bunu gören şiir yazar.
Senli oda da milyonlarca ben var. Parça parçayım karşında.
En yorgun benim, dizlerimin üstünde.
En koyu karanlık bu.
Elimin altındaki tense çok tanıdık.
Bu adam sanki kırk yıldır bana yanık.
Nasıl çırpınır kalbi yerinden çıkıpta,
Beni öpmek için.
Bu beden çok tanıdık.
Bana hafızamdaki şiirleri unutturan bu adam
Tam bir aşık.
Tanrım, bu nasıl bir yanlış. Yanılış.
Sırtı da güneşten bu adamın, sarı sarı. Benimse her yerim siyaha yakın.
Ya açarsa içimi,
Ya beğenmezse beni.
Delireceğim diyemediğim için direniyorum.
Ya da kapatıp gözlerimi,
Kafasını bütün siyahlığıma gömeceğim.
Korkarım da şimdi, ya gülme alırsa beni.
Ya içimin hoplayışlarını duyarsa.
Ya o uçurumsa ve benim bileklerim yeterince zayıfsa. Anlatamadan, aldanırsam.
İçime bir ürperme geldi Haziran sonu.
Salonda bir duvar saati, arkamızda da cam vardı.
Gün, Pazar.
Güneş tam karşımda. Gülümsüyor.
İçim ağlıyor.
Bebek mi?
Eğil,
            Sadece öpeceğim.-t

13 Temmuz 2014 Pazar

          Ilk kez başıma gelmiyor. Her pazar sabahı bir nebze ölümü arzulayarak uyanıyorum. Bunu sokağa çıkma hali yahut çıkılan sokakta bir araba kazası sürdürüyor. Bu kadar kaçma isteği bir bedende kusursuzca dans eder mi derseniz, hiç sözümü kesmeyin. Çünkü nefretle bakılan üç beş bakış asla geri alınamaz. Bu yüzden kimseye nefretle bakmak istemem. Ama ne zaman kaçışa bir dur dense, ne zaman bir duruşa kaçmak önerilse üç beş pis bakış içime işliyor. Yorgunum diyorum ya, kimse soluklanmıyor. Kimsede soluklanamıyorum. Başka bir şey bu. Annesini tanıması gibi bebeğin yahut ilk görüşte kanı kaynaması gibi insanın. Buna benzettiğimde daha kolay anlaşılıyor, neden kimsede dinlenemiyor oluşum.
          Yorgunum.
          Kaçıyorum ama hep kimseye.
          Onu öpmüşsün,
          Ölümü arzuladığım o
          Sabah.

4 Temmuz 2014 Cuma

Yaklaş, sana insanlara güvenmeye başladığın anda nasıl teker teker dağıldıklarını anlatacağım. Iyice yaklaş sevgilim, bu kez dudaklarına yapışmayacağım. Çünkü artık benden değilsin sen, bu kez gerçekten günahsın bana. Ama böylece Tanrı inancımı da güçlendiriyorsun. Yaklaş işte.
Öyle bir mesafeye gel ki, hatırla beni. Canın çeksin, nimet gibi. Ne zaman birini nimet saysan, öpüp başına koysan ve sonra yine öpsen... Her neyse işte, böyle anlarda onlar giderler. Zor değil anlamak,
Gözünün nemine,
Dudağının kıvrımına,
Burnundaki sızıya aldırış ettiklerini görmedim ben. Sen de göremeyeceksin. Daha da beteri bundan sonra seslerini de duyamayacaksın. Ama iyi şeyler de var. Mesela son bakışı unutmayacaksın.
Daha da yaklaş çünkü artık fısıldayarak anlatacağım.
Yanına yaklaşmış, elini tutmuyor. Ama sen belini kavrayabileceğini bile hesaba kattığın için pantolonunun belini hafif aşağı indirmiştin. Onun öpeceğini düşünüp dayanamamış ve rujunu da silmiştin. Onun göğsüne kafanı gömdüğünde makyajın gömleğine bulaşmasın diye yüzüne de bir şey sürmemiştin. Tam boynuna parfümünü de sıkıp, içine çekilmeye hazır etmiştin kendini. O kadar mükemmeli oynuyordun ki sigara da içmedin. Yine de sıvı sabunla iyice yıkadın sigara tuttuğun parmaklarını. Asla krem sürmedin. Sevişme ihtimalini yani milyonda birini bile kullandın ve iç çamaşırlarını da yeni değiştirdin. Merak etme, iki kez dişlerini fırçaladın ve kahkaha atmaya hazırdın.
Işte karşında. Ilk bakışında seni baştan aşağı süzüyor. Endişelenmek istemiyorsun ama tekrar düşününce o bakışın son kez "sevgi dolu ilk bakış" olduğunu anlıyorsun. Kahkahalar şahane ama el tutmak bile yok. Olsun, sen kusursuz geldin. El sürülmemiş olarak geri döneceksin. Geri dönüşünün hesabını yaparken onun bir daha asla geri dönmeyeceğini de içinden geçirdin ama asla belli etmedin.
Dur, bu ilk sapak.
Ilk sapakta terkediliyorsun.
Hafif nemleniyor gözlerin. Boşver, ağla. Zaten akacak bir makyajın, kaybedecek bir adamın dahi yok. Ama gülüyorsun. Kaybettin işte. Beceremedin. Oysa kimse gitmek için gelmez. Ileride bir bank var. Dizlerime uzanır mısın? Benim eteğimde deniz vardı ama sen dizlerime yatmadın. Şimdi gidebilirsin. Kimse gitmek için gelmez ama,
Nasıl seviyorum.
Artık gelme.
Gelmezsin ya zaten.
Ama gitme.